KUANTUM TEORİSİ :

Aralık, 2000 insanoğlunun fizik dünyasında yapmış olduğu en büyük buluş olan Kuantum Teorisinin 100'cü yılı idi. Bu teori, insanoğlu tarafından en başarılı fikirler takımıdır.

Kuantum hem bir başarıdır, hem bir başarısızlıktır.

Başarıdır, çünkü kuantumun içinde bulunmadığı bir bilimsel olay yoktur.

Başarısızlıktır, çünkü kuantumun nasıl olduğu hala bilinememektedir.

Bugün sahip olduğumuz yüksek teknolojiyi ona borçluyuz, bilgisayar ondan sonra ortaya çıktı ve birçok bilim dalı bu teorinin yaratılmasından sonra gerçekleştirildi. Bilişim ve iletişim teknolojileri kuantumdan önce bulunmuyordu.

Kuantum teorisi: insanoğlunun tarihindeki en büyük buluş nedir, nasıl bulundu, kimler buldu ?

Önce onun nasıl yaratıldığına ve kimlerin keşfedip geliştirdiğine özet bilgilerle bir göz atalım, sonra onun ne olduğuna, ne işe yaradığına ve önümüzdeki yıllarda nelere sebep olacağına ...



















Nereden geldik - Nereye gidiyoruz

Yayınlanmış Yazıları
Kuantum Teorisi

MÖ-500'lü yıllarda eski Yunanlı Leucippus doğadaki her şeyin gözle görülemeyecek kadar küçük nesnelerden meydana gelmiş olduğunu ileri sürdü ve bu nesnelere ‘atomos' adını verdi. Bu fikir daha sonra 1803 yılında İngiliz John Dalton tarafından ciddi olarak ele alındı ve atomlar bilimsel olarak tarif edildi. Dalton atomların gözle görülemeyen ve değişmez parçacıklar olduğunu söyledi.

1911 yılında Yeni Zelandalı Ernest Rutherford yaptığı deneylerle bir atomun yapısını keşfetti. Ortada pozitif elektrik yüklü bir çekirdek bulunuyordu ve bu çekirdek bir atom hacminin çok küçük bir kısmını işgal ediyordu. Çekirdeğin etrafındaki geniş boşlukta ise negatif yüklü elektronlar yer alıyordu. Rutherford atomun merkezindeki parçacığa proton adını verdi. Atomun kendisi yüksüz olmak zorunda bulunduğundan protonlarla etraftaki elektronlar ters elektrik yükünde ve eşit sayılarda olmalıydı. Denge ancak böyle sağlanabilirdi. Rutherford'un bu keşfi bilim tarihinin en büyük buluşlarından biri olmuştur.

Daha sonra çekirdekte protonun yanında elektrik yükü bulunmayan başka bir parçacığın bulunması gerektiğini anlayan Rutherford bu parçacığa da nötron adını verdi.

Rutherford'un atom modeline göre ortada, proton ve nötronların bir araya gelmesiyle oluşan bir çekirdek, onun etrafında durmadan dönen ve çekirdekteki proton sayısı kadar elektron, çekirdek ile elektronlar arasında da muazzam bir boşluk vardır. Rutherford'un atom modeli bir takım soruları da beraberinde getirdi. Bu modele göre pozitif yüklü çekirdek etrafında dönen negatif elektronlar dairesel yörüngelerde kalabilmek için devamlı ivmelenecek ve elektromanyetizma yasaları gereği elektronlar durmadan radyasyon çıkararak enerji kaybedecek ve sonunda çekirdeğe düşecekti. Klasik fiziğe göre her elektronun derhal çekirdekle çarpışması gerekiyordu. Halbuki Rutherford'un atomunda bir çökme, çarpışma olmuyordu.

Problemin çözümü Danimarkalı Niels Bohr'dan geldi. Bohr 1913 yılında atomların klasik fiziğin dışında daha farklı yasalarla incelenmesi gerektiğini söyledi ve Rutherford'un atom modelini geliştirdi. Bohr, elektronların çekirdek etrafında çekirdekten belirli uzaklıklarda bulunan, sadece belli ve izin verilmiş ve birbirinden farklı yörüngelerde döndüklerini, bu yörüngelerde dönerken bir radyasyon çıkarmadıklarını ve bir enerji kaybetmediklerini, farklı yörüngelerde dönerken hiçbir zaman durmadıklarını, her elektronun kendi yörüngesinde belli bir enerjiye sahip olduğunu belirtti. Ayrıca, düşük enerjiye sahip elektronların çekirdeğe yakın yörüngelerde, yüksek enerjili olanların ise çekirdekten uzak yörüngelerde döndüklerini ileri süren Bohr, elektronların yörüngeler arasında devamlı sıçrama hareketlerinde bulunduklarını, kendi yörüngesinden bir üst yörüngeye sıçrayan bir elektronun bir enerji kazandığını, aynı elektronun hemen sonra eski yörüngesine geri dönerken üzerindeki enerji fazlalığını attığını, bu enerji fazlalığının da, ışığın parçacığı olan, foton taneciği olarak atomun dışına çıktığını belirtti.

Bir cisim ısıtılınca o cismi oluşturan ve hepsi birer hareket halinde olan atomlar heyecanlanır ve atomların hareketleri hızlanır. Hızlanan elektronların yörüngeler arasındaki sıçramaları fazlalaşır. Yörüngeler arasında gidip gelen elektronların ait oldukları atomların dışına atılan foton parçacıkları da çoğalır ve ısıtılan cisim ışık çıkarmaya başlar. Işığın ortaya çıkışı bu şekilde olur. Cismin sıcaklığı yükseldikçe daha fazla foton çıkar ve cisim daha parlak görülür.

1900 yılında Alman Max Planck siyah cisim adı verilen bir deney yaptı. Karanlık odada görülemeyen bir metal çubuk ısıtılınca çubuğun siyahlığı son bulur ve çubuk kırmızı renkte görülür. Çubuk daha fazla ısıtılınca beyaza dönüşür ve bir renk spektrumu çıkarır. Planck ısıtılan çubuktan etrafa yayılan bu radyasyonun sadece devamlı çıkan dalgalar olmadığını, onun aynı zamanda kesintili enerji paketleri halinde de çıktığını ileri sürdü ve bunlara ‘kuanta' adını verdi. Kuantalar belli bir minimum ölçünün üzerindeki boyuttaydılar. Bu enerji paketlerinin büyüklüğü (Planck Sabiti) sıfıra çok yakın fakat sıfır olmayan bir değerdi.

Planck'ın siyah cisim deneyi kuantum teorisini başlatan olay olmuştur. Bu teoriye göre madde fark edilemeyecek kadar küçük kesintili kuantalardan meydana gelmiştir. Elektronların sıçrama hareketleri sırasında çıkardıkları foton parçacığı ışığın bir kuantası, graviton parçacığı gravitasyon (çekim) kuvvetinin bir kuantası şeklindedir.

1905 yılında Alman Albert Einstein dört makale yayınladı. Bilimde bir çığır açan 26 yaşındaki Einstein'ın yayınladığı bu makaleden biri fotoelektrik etki idi. Einstein, Planck'ın buluşunun önemini anlayan ilk insan oldu. Bazı parlak metallerin üzerine ışık düştüğünde metalin yüzeyinden elektronların dışarı fırladığını gösteren fotoelektrik etki ancak Planck'ın enerji paketleri teorisinin doğru olması halinde geçerli olabilirdi. Metalin atomlarından elektronları koparıp dışarı çıkarmak için bir enerji gerekiyordu ve metale gelen ışığın fotonları bu işi yapıyordu. Fotoelektrik etki ile ışığın foton parçacıkları halinde yol aldığı ve fotonların birer enerji paketleri olduğu ispat edilmiş oldu. Planck ile başlayan kuantum teorisi Einstein'ın bu buluşuyla rayına oturmuştu.

Kuantaların mevcudiyetinin anlaşılmasından önce, 1665'de Newton tarafından başlatılan kalsik fizik sadece insan ve uzay boyutundaki olayları açıklayabiliyordu. Atomik boyutlardaki olaylar hakkında ise hiçbir şey bilinemiyordu. Atom boyutundaki nesnelerin davranışları gözden kaçıyor ve doğa olayları yorumlanamıyordu. Kuantaların varlığının keşfi maddenin yapısını da açıklığa kavuşturdu.

Kuantum Latince'de ‘çok fazla' veya ‘paketler halinde' anlamını taşır. Kuantum mekaniği atom altı dünyasında ‘çok fazla şeyin hareketi' olarak da ifade edilebilir. Bir atomun içinde mikro dünyalarda hiçbir şey düzgün ve devamlı değildir. Atomun içindeki nesnelerin çok küçük mesafelerdeki düzensiz ve acayip davranışları ancak kuantum mekaniği olarak adlandırılan yepyeni bir bilim dalı ile açıklanabilmiştir.

Işığın dalgalar halinde yol aldığı 1803 yılında İngiliz Thomas Young'un yaptığı deneylerden beri biliniyordu. Işığın aynı zamanda foton parçacıkları halinde yol aldıklarını ise Einstein ispat etmişti. Birer parçacık olan elektronların atom çekirdeği etrafındaki yörüngelerinde dönerken dalgalar halinde davrandıkları 1924 yılında Fransız Louis De Broglie tarafından ispat edildi. Işığın parçacığı olan bir foton nasıl hem parçacık hem dalga karakterine sahip oluyorsa, elektronlar ve hatta bütün diğer atom içi parçacıklar da aynı şekilde davranıyorlardı. 1926 yılında Avusturyalı Erwin Schrödinger parçacıkların dalga denklemlerini çıkardı. Kuantum teorisi oldukça ilerlemişti.

1927'de Alman Werner Heisenberg ‘belirsizlik prensibi' adı verilen bir teoriyi ortaya attı. Belirsizlik prensibine göre elektron bir dalga halinde davrandığında onun parçacık görüntüsü yok olur, elektron bir parçacık olarak davrandığında onun dalgasal görüntüsü yok olur. Dalga ve parçacık görüntüleri hiçbir zaman bir arada olamaz, belli bir zaman içinde bu görüntülerden sadece biri görülebilir. Heisenberg'e göre herhangi bir parçacığın hareketi sırasında belli bir anda hem yeri, hem hızı birlikte asla bilinemez, o an içinde bunlardan sadece biri bilinebilir ve diğeri belirsiz kalır. Parçacığın pozisyonu bulununca onun hızı etkilenmiş ve belirsiz hale gelmiş olur. Hızı ölçülünce parçacığın yeri değiştirilmiş olur. Bu tür belirsizlikler sadece atomik boyutlardaki parçacıklara ait bir özelliktir. Bu buluşlarla kuantum teorisi kurulmuş oldu.

Aynı yıllarda Alman Max Born ve Ernst Jordan kuantum mekaniğinin istatistiksel hesaplarını çıkardılar. Parçacıkların konum ve hızlarının tam olarak bilinemeyeceğini onların konum ve hızlarının bulunabilmesinin sadece ihtimaller hesabı ile mümkün olabileceğini ispat ettiler. Bu sıralarda Hollandalı George Uhlenbeck ve Samuel Goudsmit çekirdek etrafında dolanan elektronların ayrıca kendi eksenleri etrafında da döndüklerini ileri sürecek, bu dönüş hareketine ‘spin' adını verdiler. Avusturyalı Wolfgang Pauli ‘dışlama prensibini' bularak, elektronların spin hareketini kuantum mekaniğine dahil etti. Atom içindeki parçacıklar artık enerji miktarı, pozisyon ve spin'leri ile ifade edilir hale geldi. 1927'de İngiliz Paul Dirac kendisinden önceki bütün çalışmaları toparlayarak kuantum mekaniğinin prensiplerini güçlü denklemlerle rayına oturttu, eksikleri tamamladı.

1900 yılında Planc ile başlayan kuantum teorisi, Einstein, Bohr, Sommerfeld ile devam etmiş, De Broglie, Schrödinger, Heisenberg, Born, Jordan, Pauli ile gelişmiş ve Dirac'ın hesapları ile son halini almıştı. İnsanoğlunun bu en harika teorisinin ispatı 30 yıl sürmüştü.

Bütün bu bilim adamları teorilerini matematiksel hesaplarla yapmıştı. Ve sonunda atomu çözmüşlerdi. Fakat hiç biri henüz bir atomu veya içindeki bir parçacığı görememişti. Buluşlarının doğruluğu yıllar sonra geliştirilecek özel makinalarda anlaşılacaktı.

Bir atomun içinde, proton, nötron ve elektrondan başka daha çok sayıda nesneler mevcut olup, bunlara kuantum parçacıkları adı verilir. Bu parçacıklar proton ve nötronun içinde ve arasında, çekirdekle elektronlar arasında devamlı hareket ederler. Parçacıkların hareketleri ve aralarındaki etkileşimler sayesinde madde teşkil edilmiş olur.

Bir atomdan daha küçük boyutlu bu parçacıkların hareketlerini ve aralarındaki etkileşimleri inceleyen bilim dalına kuantum mekaniği denir. Her parçacık kendisinden daha küçük başka parçalardan oluşmuştur.

Bilim adamları artık atomun içini merak etmeye başlamışlardı. 1932 yılında imal edilen bir makinada yaratılan elektrostatik alan içinde hızlandırılan proton ve atom çekirdeğinin kafa kafaya çarpıştırılması sonunda çekirdeğin parçalarına ayrılması ile parçacık fiziği başlamış oldu. Siklotron adı verilen ilk atom çarpıştırıcılarını daha güçlü makinalar takip etti. Daha sonra parçalanan parçacıkların geçerken içinde iz bıraktıkları buhar ve köpük odaları imal edildi. 1989'da Cenevre'deki CERN sistemi kuruldu. Yerin 100 metre altındaki bu dünyanın en büyük ve en güçlü atom çarpıştırıcısı evrenin en küçük parçacığını elde edebilmek için imal edilmişti. 100 GeV gücündeki bu makinada ışık hızına çok yakın hızlarda yol verilen parçacıkların çarpıştırılıp parçalarına ayrılması ile parçalanan parçacıkların içlerindeki daha ufak parçacıklar ortaya çıkarılıyordu.

1900'ün başlarında sadece proton, nötron ve elektron ve elektronun varlığı biliniyordu. Daha sonraki yıllarda pozitron, muon, pion, kaon, nötrino gibi diğer parçacıklar keşfedildi. Sonunda bilinen en küçük parçacıklar olan kuarkların yanında yüzlerce başka parçacık elde edildi.

Artık her parçacığın kendisinden daha küçük başka parçacıklardan oluştuğu anlaşılmaktadır. Birbirinin içine geçmiş parçacık sayısının sonsuz olması gerektiğine dair teoriler geliştirilmektedir.

Her parçacığın ayrı bir görevi bulunmaktadır. Kimi 10-25 saniye yaşar, sonra yok olur ve hemen bir yenisi yaratılır. Kimi 1032 yıl gibi uzun bir süre yaşar. Bazıları çekirdeği bir arada tutar, bazıları ise temel kuvvetleri taşır. Evren onlar sayesinde ayakta durur.

Kuantum teorisi atom ve atomun içindeki daha küçük parçacıklarla ilgilidir. Teorinin felsefesinin altında bu parçacıkların acayip davranışları yatar. Parçacıkların hiçbir kurala, kaideye ve formüle girmeyen davranışları bu teorinin temelini teşkil eder. Mikro ve makro doğa olaylarının açıklanması ancak bu teori ile yapılabilmektedir. Zira evrendeki her cismin hareketi, davranışı önceden hesaplanabilirken, bir atomun içindeki parçacıkların ne zaman ne yapacakları asla bilinemez ve hesabı yapılamaz. Bu parçacıkların davranışları tam bir sır olup, bu durum yaratıcının sadece atom içindeki parçacıklara tanıdığı bir özelliktir. İnsanoğlu atomun içindeki parçacıkları bu acayip ve sır dolu davranışlarının nedenini hiçbir zaman çözemeyecektir.

Bir örnek: günlük yaşamımızdaki toplarla oynanan bir bilardo oyununda çarpma açıları, vuruş hızları, gidiş doğrultularından toplar istenildiği gibi yönlendirilebilir ve oyun arzu edildiği şekilde sonuçlandırılabilir. Bilardo topları yerine elektronlarla oynanan bir oyunda ise ıstaka ile vurulan birinci top değil ileri gidip ikinci elektrona çarpması, geriye, yukarıya, sağa ve sola bile gidebilir, elektronun ne tarafa gideceği asla bilinemez.

Günlük yaşamımızda bizleri sayısız alanda etkileyen ve son yetmiş yıl içindeki teknolojik gelişmelere neden olan kuantum teorisi Einstein'ın genel relativite teorisi ile birlikte insanlık tarihinin en büyük iki buluşundan biridir. Kuantum mekaniği insan yaşamının bir parçası olmuştur. Bugünün yüksek teknolojisi ona dayanır. Atomun iç yapısının tam olarak anlaşılmasına olanak sağlayan kuantum teorisinden sonra bilimdeki her şey bir roket hızı ile gelişmiştir.

Daha önceleri mekanik toplama, çarpma, bölme makinası ve delikli kart şeklinde imal edilen bilgisayarlar, 1946'da elektronik, 1949'da program storlu, 1951'de hafıza sistemli şeklinde yapıldı. Elektronların enerji seviyeleri arasındaki etkileşimlerinin anlaşılması üzerine 1947'de ilk transistor imal edilmiş, transfer-resistör sözcüklerinin kısaltılmışı olan transistorun bulunması bilgisayar fikrinin doğmasına neden olmuştur. 1952'de silikon ihtiva eden ilk ilkel solid-circuit üretilmiş, 1959'da silikon chip'lerden yapılmış integrated-circuit yapılmıştır. 1962'de bilgisayarların karar verme ünitesi olan logic-chip üretildi. 1968'de integrated-chip'in yerini alan programlanabilir microprocessor-chip imal edildi.1971'de yapılan ilk microprocessor 2000 adet transistoru kapsıyordu. Bugünün mikroprocessörlerinde milyonlarca transistor bulunmaktadır. Günümüzün en hızlı süper bilgisayarlarından 1000 defa daha hızlı çalışabilecek transputer (transistor ve computer) multi-computerlerinin imalatı planlanmaktadır. Transputer bir VLSI (Very Large Scale Integration) chip olup, 1 cm2 'lik bir silikon yüzeyi üzerinde 250.000 adet parçayı taşımaktadır. Bütün bu gelişmeler kuantum mekaniğinin sağladığı imkanlar sayesinde olmaktadır.

Daha önceleri at ve kuşlarla yapılan haberleşme, kuantum mekaniğinin başlaması ile, 1900'lerden itibaren ışık hızı ile yol alan elektromanyetik dalgalarla yapılmaya başladı. Yani, haberleşmelerin hızı birden 22 milyon kat artmıştı. Saniyede 300.000 km hızla yol alan ışık evrenimizdeki son hız olduğundan bundan daha hızlı bir haberleşme mümkün değildir.

Atomun içindeki parçacıkların ortaya çıkması üzerine Kuantum Elektrodinamiği (QED) ve Kuantum Kromodinamiği (QCD) olarak adlandırılan yeni bilim dalları bulundu. QED elektronlarla ışık fotonları arasındaki etkileşimleri incelemekte ve bu yolla bütün fiziksel doğa olayları açıklanabilmektedir. QCD ise proton ve nötronu meydana getiren kuark parçacıkları arasındaki kuvvetleri açıklamakta ve çekirdeğin içindeki yüzlerce parçacığın sınıflandırılmasını yapmaktadır.

Kuantum teorisi, QED, QCD, nükleer fizik, parçacık fiziği, genel relativite teorisi gibi ileri bilimlerin yardımı ile maddenin yapısı tarif edildi, doğayı işleten temel kuvvetler tanımlandı, modern kozmoloji başladı, evrenin yapısı anlaşıldı, Big Bang'ın 10-43 'cü saniyesindeki olaylar belirlendi, karadelikler anlaşıldı. Bu bilimlerin ışığı altında karadeliklerin tekillik noktasındaki kuantum köpüğü, süpersicim, paralel evrenler gibi yeni ve çok ileri teoriler yaratıldı.

Kuantum teorisinden sonra uzay çağı başladı, radyoastronomi bilimi ve radyoteleskoplar kuruldu, uzay araçları imal edildi, uzayı dinleme ve sinyal gönderme imkanları elde edildi, atomik tesisler, nükleer reaktörler, atom çarpıştırıcı makinalar yapıldı, elektronik gelişti, maser, laser, hesap makinaları, bilgisayarlar, ev aletleri, tıp cihazları gibi binlerce makine daha küçük boyutlarda ve daha verimli olarak üretildi. Ayrıca, DNA molekülünün yapısı ve genler belirlendi, genetik mühendisliği kuruldu, ileri seviyede kanser araştırmalarına ve insan genlerinin haritasını çıkaracak genome projesine başlandı. 21'ci yüzyılın en büyük projesi olan Mars'ta koloniler kurma çalışmaları da devam etmektedir. Sonuçta, kuantum teorisi çıktıktan sonra insanoğlu için sayısız yarar elde edildi.


BİLİMİN SON SINIRLARI :

Einstein'ın özel relativite teorisi maddenin ve hatta bilginin ışık hızından daha hızlı gidemeyeceğini, kuantum mekaniği mikro dünyalardaki bilgilerimizin daima belirsiz kalacağını, kaos teorisi ise kuantum belirsizliğinde birçok fenomenin belirlenemeyeceğini, Kurt Gödel'in eksiklik teoremi hiçbir şeyin tam anlamı ile tamamlanamayacağını söyler. Bilime inanan bir kimse büyük bilimsel dönemin bittiğine inanır. Bu bilim, uygulamalıbilim olmayıp, en saf (kuramsal) bilimdir.

1953'de DNA'nın yapısının ve genetik bilgilerin bir nesilden diğerine nasıl aktarıldığının anlaşılması üzerine şimdi biyologlar için çözüm bekleyen sadece üç soru kalmıştır: yaşam nasıl başladı, tek bir döllenmiş hücre çok hücreli bir organizma şekline nasıl gelişmekte ve beyin bilgileri nasıl üretilmektedir? Bunların cevapları da bulununca kuramsal biyoloji tamamlanmış olacaktır.

Modern parçacık fiziği her şeyin cevabını bulma konusundaki en derin bilim olup, bununla uğraşanlar bütün karmaşık şeylerin tek bir kuvvetin uzantıları olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Bu, 10 boyutlu bir hiper uzay içinde titreşen enerji halkasıdır. Einstein cevabı arayan ilk insandı ve kuantum mekaniği ile genel relativiteyi (gravitasyon teorisini) birleştiren teoriyi bulmak için çok uğraştı. Einstein başarılı olamadı ama elektrik ve manyetizmanın tek bir kuvvetin iki kolu olduğu, elektromanyetizma ile zayıf nükleer kuvvetlerin elektrozayıf kuvvetin uzantıları olduğu bulundu. Sonra proton ve nötronları çekirdekte bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet, proton ve nötronların kuark denilen daha temel parçacıklardan oluştuğunu belirten kuantum kromodinamiği keşfedildi. Elektrozayıf ve kuantum kromodinamiği parçacık fiziğinin standart modelini belirtmektedir.

Şimdi daha derinlere gidilmektedir. Bu, simetri denilen matematiksel özellik olup parçacıkların bir simetrisidir. Böylece fazla sayıda boyut ortaya çıktı. Buradan da süpersicim teorisi oluştu. Teori parçacıklar yerine, titreşen ve titreştikçe kuvvetleri ve parçacıkları üreten enerji halkalarını öngörür.

Süpersicim teorisine göre uzay ve zamanla ilgili bütün sorulara cevap veren temel bir şey vardır. Fakat, teori ile ilgili cevapsız problemler bulunmaktadır. Bir kere, teorinin sayısız çözümü olup, hangisinin doğru olduğu bilinmemektedir. Ayrıca teori, içinde yaşadığımız dört boyuta altı tane ilave boyut getirmektedir. Yine, iplikçiklerin bir protona göre ölçüleri, protonun güneş sistemine göre olan ölçüsü gibidir. İplikçiklerin bize olan uzaklığı, bir kuasarın uzaklığından daha fazladır. Süpersicimi tanımlayabilmek için gerekli bir akseleratörün çapının 1.000 ışık yılı olması bile yetmeyecektir.

Genel relativite, kuantum field teorisi, süpersicim ve süpersimetri: bunlar dünya üzerinde bu sıra içinde keşfedildiler. Evrendeki diğer uygarlıkların bu dört teoriyi bu sıra içinde keşfetmiş oldukları çok şüphelidir. Kakat onların da bu dört teoriyi keşfetmiş oldukları çok muhtemeldir. Süpersicim teorisi fiziğin sonu olabilir. Bu teorinin denemesi olamaz, fakat teori yanlış olamayacak kadar güzeldir.

Süpersicim ne bir madde ne de bir enerjidir. O, maddeyi, enerjiyi ve uzay-zamanı üreten bir tür matematiksel olaydır. Tam olarak süpersicimin ne olduğu ve dünya gezegeninde nasıl bir deneyinin yapılabileceğini kimse bilmiyor.

UFO'LAR :

10 yıl öncesine kadar, kozmoloji bilimi çalışmaya başlamadan önce ben de UFO'lara inanırdım. Şu anda UFO'lar olamaz diyorum. Çünkü:

Bunları iddia etmek uzay çağı başladıktan sonra moda oldu, birçoğu fiyasko ile sonuçlandı. İddia edenler elle tutulur somut hiçbir şey gösteremiyorlar, sadece rivayetlerden, düzmece olabilecek raporlardan, gazete dergi kupürlerinden, insan benzeri yaratık fotoğraflarından, vs bahsedebiliyorlar. Biraz da dini, felsefik, vs fikirleri karıştırıp hikayelerini süsleyip, bilimden yoksun sıradan insanları etkiliyorlar. Bunların gördüklerini iddia ettikleri şeyler sadece uzaklardaki bir ışık noktası veya hareketli renkli ışık şekilleridir. Bunlar öbür yıldızlardan gelen yaratıkların gemileri olamaz. Çünkü:

  1. Evren son derece geniş bir boşluk, içinde 20 milyar defa trilyon yıldız, bir o kadar gezegen var. Yıldızlar arası mesafeler çok büyük. Bu yıldız, gezegen kalabalığında gelip bizleri bulmaları sıfıra yakın bir ihtimaldir. Hele söylendiği gibi durmadan gelmeleri olacak iş değil.
  2. Yıldızlar, galaksiler arasında yolculuk yapabilmek için ışık hızına yakın bir hızda yol almak gerekir. Işık bile en yakınımızdaki Andromeda galaksisine 2.3 milyon yılda ulaşabilir. Işık hızına yakın bir hızda geminin ve içindekilerin kütlesi artar, boyları kısalır ve zamanları yavaşlar, ışık hızında ise kütle sonsuz, boy sıfır olur ve zaman durur. Bunlar Einstein'ın ispat ettiği şeylerdir. UFO'ların (ki birer ağır kütleli cisimler olması gerekir) durmadan dünyaya gelmeleri düşünülemez.
  3. O kadar gelişmiş teknolojiye sahip olması gereken UFO araçlarının içinde çok sayıda elektronik cihazın bulunması gerekir. Her elektronik cihaz elektromanyetik dalga ve sinyal çıkarır ve bunlar ışık hızı ile evrenin her yönüne yayılır, bunları hiçbir şey durduramaz. Bu sinyalleri dünya üzerindeki sayısız alıcı neden tespit etmiyor. Hiçbir şey onların sinyallerinin cihazlarımızca alınmasını önleyemez.
  4. Dünya üzerinde 1970'lerden beri uzayı dinleyen ve uzaya özel şifreli sinyal gönderen çok özel radyoteleskoplar var (SETİ, VLA, Porto Riko'daki radyotelskop, vs,vs). Bunlar 16 milyar ışık yılı uzaktaki bir kuasarın sinyallerini alıyor da dibimizdeki bir UFO'nunkini neden alamıyor?
  5. UFO'lardaki yaratıkların şekilleri insan benzeri organ ve biçimlerde gösteriliyor. Bu asla olamaz çünkü: 3,5 milyar yıl önce ilk hücre oluşurken yüzlerce aminoasit molekülünden sadece 20'si belli bir sırada dizildi ve insanın şimdiki şekli belirdi. Aynı şeklin tekrar olabilmesi yapılan hesaplara göre 10200 'de 1'dir, yani ‘sıfır'.
Bunlar gibi daha birçok bilimsel konu belirtilebilir.

O Halde Ufo'lar Ne Olabilir :

  1. Yer kabuğunu oluşturan platoların hareketleri ile sürtünen muazzam kara parçalarının yer altında yarattığı manyetik alanın bir süre gök yüzünde bir ışık şeklinde belirmesi olabilir. Zira, UFO'lar genellikle deprem öncesi ve sonrası görülüyorlar ve hep de depremlerin yoğun olduğu ülkelerde çıkıyorlar.
  2. Uzayda çok sayıda cisim var, hepsi hareket halinde yıldızların ışıklarını yansıtıyorlar, bazılarının yansıttıkları ışıklar belli yerlerde kesişiyor ve yoğunlaşıyor, sonra kesişmeler sona eriyor ve yok oluyor.
  3. Sayısız gök taşı, asteroit, meteor, vs civarımızdan geçiyor. Güneşten yansıttıkları ışıklar çeşitli şekillerde görülüyor.
  4. Güneşin ve dünyanın manyetik alanlarının belli zamanlarda aralarında etkileşmesi sonucu, ortaya çıkan ışık olayları olabilir.
  5. Dünya etrafında dönen sayısız yapay uydunun yine güneş ışığını belli bir süre yansıtması olabilir.
  6. Atmosferdeki çeşitli gazların birbiri ile etkileşmesi ile ortaya çıkan ışık olayları, çok yukarılardaki yıldırım çakmalarının gazlarla etkileşmesi, vs gibi olaylar olabilir.
UFO'ları iddia edenler: kozmoloji, kuantum teorisi, moleküler biyoloji, relativite teorileri gibi bilimlerden yoksun, evreni ve içindekileri hiç bilmeyen, radyoastronomi biliminden haberi olmayan, kendilerini olmayan bir şeyin araştırmacısı diye tanıtan, biraz bilim biraz mitoloji, din, felsefe, astroloji, vs karıştırıp TV'lerde show yapıp masal anlatan gülünç insanlardır.